don’t take it personally, babe, it just ain’t your story

 

Daha önce yine bir Christine Love oyunu olan Digital: A Love Story ‘den bahsetmiştim blogumda, onu oynamadıysanız neler kaçırdığınızı anlatmaya kelimeler yetmez. Christine Love kimdir, nasıl oyunlar yapar ondan bahsedeyim. Bu tarz oyunların adı Visual Novel (Görsel Roman), yani spesifik bir olay akışı, bir mesaj ve verilmek istenen bütün bir efekt var, amacınız en yüksek skoru yapmak gibi birşey değil, hatta bu oyunların kontrolü çoğunlukla sizde bile değil.

Don’t take it personally babe (kısaltarak yazacağım), 2027′de yeni atanmış, pek de başarılı bir hayatı olmayan, orta yaş krizi etkisinde kariyer değişikliği ve başarısız 2 evliliğin sonucu bir öğretmensiniz, 2027′nin gençleri de, okul mantığı da biraz daha farklı tabii. Öğrencilerin size karşı ve birbirlerine karşı tavrı çok daha, nasıl desem, serbest. Sosyal medya ve mimlerle yaşıyorlar, referanslar ve kısaltmalarla konuşmayı seviyorlar, çok da anlamayacağınız, biraz yabancı hissettirecek bir toplumdasınız, yeni kafalar ve yeni tipler var. Lezbiyen ve gay ilişkilerini rahatlıkla sürdüren öğrencileriniz (Love’un kendisi de lezbiyen ya da bu konularda “rahat” bir insandı yanılmıyorsam) var mesela, herşey bugünü andırıyor ama tam olarak oraya oturmadığınızı, karşınızdaki sınıfın sizinle aynı çağda yaşamadığını da hissediyorsunuz. Peki oyunda bir karakterseniz, karakterlerin birbirleriyle ilişkisini ve bu yeni doğan toplumu nasıl anlayacaksınız? İşte burada devreye, hikayeye  tamamen yeni bir boyut kazandıran bir kavram giriyor: sosyal medya.

Tüm öğrencileriniz AmieConnect adında Facebook türevi bir ağda takılıyorlar, bu ağ sadece okul öğrencileri için ve onlar kullanıyor, hem de sürekli. Günümüzün elinden iPhone’u düşmeyen gençleri, burada artık sınıflarda bile sürekli iş başındalar. Bilmedikleri şeyse, sizin onların durum mesajlarını, profillerini ve özel mesajlaşmalarını okuyor olduğunuz. Sınıfa ilk girdiğinizde “Yeni gelen hoca taş gibi!” minvalinde bir durum mesajını gördüğünüzde şaşırmayın diye söylüyorum, hikayenin her anında öğrencilerinizin AmieConnect’lerini izleyebiliyorsunuz, birbirleriyle olan dramalarını, aşklarını, kavgalarını görüyorsunuz, bir yandan da hikaye devam ediyor ve bunların hikayedeki size yansımasını görüyorsunuz. Çok orijinal bir hikaye anlatımı değil mi? Aynı zamanda orijinal bir “sapık” oluyorsunuz bu hikayede. Dahası, hikayenin belli yerlerinde karar vermeniz gereken dönemeçlere geliyorsunuz, bunlar hakkında konuşarak hikayeyi batırmak istemiyorum ama büyük kararlar vereceğinizi ve bazı karşılıklar alacağınızı bilmelisiniz, hikaye de sizin bu kararlarınıza göre şekilleniyor. Her bir karakterin kendine göre bir tarzı, tercihleri ve hikayesi var, Kendall gerçek bir baş belası/serseriyken, Taylor kaybettiği erkek arkadaşını yeniden kazanmak için her yolu denemeye hazır. Don’t take it personally babe ‘de merkezi bir ahlak kriteri, “doğru yol”  bulamayabilirsiniz, belki de hikaye, paralel bir evrende “almak istediğiniz ama alamadığınız kararları” aldırmak istiyordur, kim bilir?

Aynı Digital’de yaptığım gibi, çok anlatarak hikayeyi mahvetmek istemediğim için kısa kesiyorum yine. Don’t take it personally babe, bir Digital değil, ne format ne hissiyat olarak. Çok daha farklı bir dünyayı, olasılığı yaşıyor, o dünyada bir karakter olarak aldığınız kararların sonuçlarını yaşıyor ve her karakterin hayatını resmen röntgenliyorsunuz.  Her anlamda orijinal, farklı ve yaratıcı bir deneyim bu, günümüz kriterleriyle biraz da “hastalıklı” belki de, ancak kesinlikle farklı. Hikayenin size pek çok konuda pek çok mesaj vermeye çalıştığını, gizliliği, geleceği, resmiyeti, arzuları, iyi ya da kötü olacağı belli belirsiz bir toplum modelini anlatıyor size. Oynarken unutmayın, bu sizin hikayeniz değil.

Oyun, Windows, MacOSX ve GNU/Linux platformları için ücretsiz dağıtılıyor.

The Gag Quartet – Le Internet Medley

Bir arkadaşım paylaşmıştı bunu, bayıldım, Internet mimlerinin pek çoğunu (ve tabii ki NYAN CAT’i!) bir arada görebileceğiniz nadide bir yapım, sanat eseri:

IMMA FIRIN’ MAH LAZOOR!

TTNET’de İşler Nasıl Yürür?

Taşındım, yeni açtırdığım telefon hattıma TTNET’den Internet bağlatmaya çalıştım, işte o ibretlik hikaye, ağır deşarj ve stres içerir:

  • Salı günü Online Başvuru üzerinden TTNET’e başvurulur.
  • Çarşamba sabah 9′da müşteri hizmetleri arar (Neden 9 da arar bu hizmetler, sahi? Dükkanı açar açmaz aklınıza mı geldim? Rüyanızda beni mi gördünüz lan?!), bilgilerinizi alır, 2 gün içinde açılacak der.
  • Cuma ararsınız, “aaa biz unutmuşuz” derler.
  • Cuma günü Türk Telekom’a gider orada açtırırsınız, form doldurtur, bir sürü imza attırırlar.
  • Cumartesi Online Başvuru’dan ararlar, ille de onların yapması gerektiğini söylerler, eve gelip aynı formları bir daha doldurtur, imza alırlar. Ha evet, şimdiden 3 gündür Internet bekliyorsunuz.
  • Pazar günü Internet bağlantınızın açıldığı mesajı gelir.
  • Internet bağlantınız tabii ki çalışmıyordur, PPP ışığı hiç bir şekilde yanmamaya yeminlidir.
  • Müşteri Hizmetleri’ni ararsınız, bir sürü saçma sapan router kurma prosedürünü, 70 yaşında amcaya anlatır gibi anlatırlar, olmayacağını bile bile yaparsınız. Olmaz tabii ki.
  • Pazar ile Salı günü arasında size 2 farklı numara verilir, onları da ararsınız (Bu her “ararsınız” da size bir görüşme faturası daha sokmaktadırlar), birinde karşınızdaki oranın TTNET olduğunun farkında değil gibidir, diğer numara hiç cevap vermez bile.
  • İlk yaptığınız aramadaki şahıs (bak eleman, çalışan, görevli falan demiyorum, değil sanırım) baştan aşağı ibretlik insandır. Telefonu gülerek açar, bir yandan etrafındakilerle şakalaşmaktadır. Samimi yaklaşım tamam da, bu ne hocu? Altın gününüze mi denk geldim? Beni aramıştınız dersiniz, “Arayan ben değildim ama” der, bravo vallahi, arayan sen değilsin zaten, o da senin telefonun değil, kurumun telefonu güzel kardeşim. Yapma böyle.
  • Müşteri Hizmetleri ısrarla aynı router kurma prosedürünü üçüncü kez anlatmak ister, anlattırmazsınız. Bu sırada her seferinde Müşteri Hizmetleri robotu size arıza kaydınızın çözüldüğünü söyleyerek çileden çıkarır, telefonu cevaplayan elemana “çözülmedi” dersiniz, bir sonraki aradığınızda  robot yine aynı kafayı yaşamaktadır.
  • Salı günü sizi TTNET’in en yakın şubesine çağırırlar, router kurulumu için. Olmayacağını bile bile gidersiniz, routerınız orada bağlandığı anda canavarlar gibi çalışır, görevli sizden dolayı bir sorun olmadığını söyler. Bu arada panoda ilgili birimin FTP adresi ve parolasını görürsünüz, krize girersiniz her gün insanların girip çıktığı bu odada bu parola neden panoda olabilir diye. Muhtemelen TTNET  sizin social engineering kapasitenizi ölçüyordur. Bu arada TTNET’de CRM yazılımı mı yoktur nedir artık, her seferinde siz sanki daha önce hiç aramamışsınız, o saçmalık prosedürleri uygulamamışsınız gibi sıfırdan başlarlar konuşurken.
  • Salı akşamı Müşteri Hizmetleri’ni ararsınız, şikayetinizi aldık derler. (Yine router kurulumu anlatacaktı da tersledim bu sefer)
  • Çarşamba sabahı (yine 9 yine 9 :|) size dönülür, CNET’i arayın (routerın firması. oha!) deyip top CNET’e atılır, suç TTNET’in değil CNET’indir onlara göre.
  • Şimdi şansınız dönüyor: çemkirme amacıyla TTNET şubesine gider müdüre çıkarsınız, müdür yerinde yoktur ama onun yerine yardımsever, asistan gibi görünen bir adam gelir yanınıza, dinler, numarasını verir, gün içinde ekip gönderelim kendi routerlarıyla denesinler der, adam o ana kadar mantıklı konuştuğuna şahit olduğunuz ilk insandır, istersiniz ki bu adamdan 5000 tane daha klonlanıp 81 ile konuşlandırılsın, TTNET adam gibi hizmet versin. Olmaz tabii, onun yerine beşinci kez router kurulumu anlatacak yarım akıllı elemanlar yerleştirilir ki iyice kafayı yesin müşteri.
  • 2 saat sonra santralden aranırsınız, “ayar yapıcaz” diye girişir, 1 saat içinde sorununuzu çözerler uzaktan, demek ki suç sizde ya da routerda falan değildir, giren size girer o ayrı. Ve evet, TTNET’de halen, aynı bakkallarda olduğu gibi, dükkana gidip yerinde sorun çözmeye kalkışmak, tüm o arıza kaydı bikbiklerinden çok daha etkilidir. Sonuç: TTNET’den kaynaklı bir sorunda siz 1 haftanızı, paranızı (bir haftada 100 arama yaptırdılar sağolsunlar) ve sabrınızın önemli bir kısmını kaybedersiniz.

Bu mini hikayeden çıkarılacak üç büyük anlam vardır: birincisi, Online Başvuru yalandır, yaptırmayınız. ikincisi, TTNET’e arıza kaydı bırakmayınız, gidip yerinde çemkiriniz. üçüncüsü, trafik kazalarının %90′ı insan, Internet sıkıntılarının yüzde %99′u TTNET kaynaklıdır, onlar böyle olmadığı iddiasında olsa bile.

VPN Kullanımı: OpenVPN ile Anonimlik, Sansürü Aşma ve Kriptolama

Geçenlerde 22 Ağustos Sansürünü Aşma Yolları ile ilgili bir şeyler karalamıştım. Orada genel hatlarıyla sansürün nerelerden vurabileceği ve alternatifler üzerine yazmıştım ama fazla teknik detay yoktu. Bu sefer biraz daha işin mutfağına gireceğiz ve OpenVPN kullanımını anlatacağım.

VPN kullanacaksak önce ne istediğimizi bilmemiz gerekiyor; iki seçeneğimiz var, PPTP ve OpenVPN. Ben başlıktan da anlaşılacağı üzere OpenVPN anlatacağım, ikisi arasındaki fark nedir derseniz: OpenVPN, PPTP’den çok daha güvenli ve stabil bir servis, ancak çalışmak için ekstra yazılıma ihtiyaç duyuyor ve dolayısıyla bu yazılımı desteklemeyen cihazlarda (bazı gudik mobil cihazlarda) çalışmıyor, diğer yandan PPTP çalışmak için ekstra bir istemciye ihtiyaç duymadığı için bu cihazlarda da kullanılabiliyor. Masaüstü veya akıllı cihazlar (N900 mesela) için düşünüyorsanız bunun bir önemi yok tabii. Ben VPN’i bilgisayarım, netbookum ve Nokia N900 üzerinde kullandığım ve hepsi OpenVPN desteklediği için tercihimi bu yönde kullandım.

Bu yazının tamamını oku »

22 Ağustos Sansürünü Aşma Yolları

Devlet baba 22 Ağustos itibariyle Internet hayatımızı iyice bir eline geçirip kafasına göre düzenlemek istiyor; artık DNS değiştirmek işe yaramayacak, yasaklamalar IP-tabanlı olacak ve aşmaya çalışanlar için yaptırımlar uygulanacak. Bu durumda biz ne yapıyoruz? Aşıyoruz tabii! Bize dayatılan hiçbir kısıtlamaya etkili bir tepki veremeyen zavallı bir ülke olduğumuza göre en azından bireysel önlemlerle günü kurtarabiliriz.

İşin sosyal kısmını bir yana bırakıp tekniğine bakarsak, mevcut ve gelebilecek kısıtlamalar şu şekillerde olabilir:

  • DNS yasaklama/yönlendirme: Bu zaten şimdiye kadar uygulanan modeldi ve nasıl aşacağınızı biliyorsunuz.
  • IP-tabanlı engelleme: Bu da yeni yöntem olacak, temel olarak mesela XX.XXX.XXX.XX şeklinde bir IP’yi sansürlediğinizde üzerindeki tüm alanadlarına erişimi kapatmış oluyorsunuz. OpenDNS tarzı alternatifler burada yemiyor.
  • URL-tabanlı keyword engelleme: Bu henüz uygulanmadı ama yakın gelecekte uygulanabilir, mesela “haydar” kelimesini (evet, haydar.) engelliyorsunuz, aranelsurion.org/iş-aş-haydar-baş bağlantısına erişimleri kapatabiliyorsunuz. Bu muhtemelen yine DNS üzerinden yapılır, ki onu aşabiliyoruz.
  • Paket-tabanlı keyword engelleme: Bu da bir üsttekinin sadece web erişimini değil, IRC, e-posta, FTP gibi her formatta desteklenebilir olanı. Belli keywordlere göre bir paketin ulaşımına engel olunuyor.

Bu yazının tamamını oku »

Bir Ekşi Klasiği (:

Bugün fırsatını bulup biraz ekşi sözlüğe bakınayım dedim, gördüğüm başlıklardan biri, önce birkaç entry, kısa sürede onlarca entrysiyle gülme krizine soktu beni. Hem “Apple ürünü aldım coolum” havası yapan beyinsiz Apple müritlerine olan nefretimden sanırım, hem de görüntünün komikliğinden bir yerlere kaydedeyim, kaybolmasın dedim, ileride olur da  birşey için ekşiyi eleştirecek olursam da kendime bu “önemli eseri” bana ulaştırdığı için teşekkür notu eklemeyi hatırlatayım. Unutmadan, ekşi entryleri olduğu için hepsi oldukça ağır argolar içeriyor:

Bu yazının tamamını oku »

Nokia, Özgür Yazılım Dünyasından Ayrıldı


Nokia ve Microsoft’un sunduğu canlı webcast birkaç dakika önce bitti, sanıyorum ki FOSS’un, özellikle mobil Linux’ların yiyebileceği en ağır darbelerden biri oldu bu, Maemo ile birlikte ilk kez ana akım cihazlarda GNU/Linux görmeyi beklerken, Nokia tüm FOSS camiasından ayrıldığını açıklamış oldu.

Kısaca gelişmeler şöyle: Artık Nokia R&D (Araştırma/Geliştirme) bütçesini kısacak, Symbian’ın gelişimine tamamen son verilecek, Ovi mağazası Microsoft Marketplace’e entegre edilecek, MeeGo’ya yapılan yatırım %50 oranında kısılacak, Qt için bir açıklama gelmedi sanıyorum ama, ona da Nokia’nın destek vermek için bir amacı yok, çünkü Nokia Windows Phone kullanan yeni cihazlarında Qt kullanmayacak. MeeGo ilk defa bu kadar büyük bir güçle, mobil cihazların etrafını (netbook,IVI,smartphone,tablet..) saracakken Nokia’nın bu yaptığına küfür etmemek çok zor. Sonuçta Nokia, Dell gibi, HTC gibi sadece cihaz üreten uyduruk bir üreticilerden biri olacağı gibi, tüm geliştirme projelerinin fişini çekiyor ve FOSS desteğine son vererek baş düşmanlarından biri olan Microsoft ile anlaşıyor.

Bu yazının tamamını oku »

Sennheiser CX300-II Precision İncelemesi

WH-205′im bozulduktan sonra kendime daha kaliteli, hoş tasarımlı, dayanıklı bir kanal-tipi (bazıları buna kulak-içi diyor ama Sennheiser bu ifadeyi kullanmıyor hiç) kulaklık arayışına girdim, kulaklıklarla aram çok iyi olmadığı için zorlu bir arayıştı benim için. Bunu profesyonel bir inceleme değil, eski bir WH-205 kullanıcısının ilk defa kaliteli bir giriş seviyesi kulaklığa başlangıç yazısı olarak görebilirsiniz. Kulaklığı bütün özellikleriyle anlatmaya çalıştım, kulaklık seçimi konusu oldukça kişiye özel olarak değişebileceği için incelemeyi okumanın tek başına yeterli olmayabileceğini unutmamalısınız.

Bu yazının tamamını oku »

Akıllı Kol Saatleri

Daha önce SE MBW-150 Executive incelemesi yapmıştım, Engadget’da bu sıralar ardı ardına yeni saatler görünce hepsini derleyip ufak bir özet çıkarmak istedim, unuttuklarım ya da bahse değer görmediğim ürünler olmuş olabilir, altına yorum olarak girebilirsiniz. Bulabildiğim farklı saatleri tanıtmaya çalıştım, aralarında telefonla beraber, yarı-ayrı veya tamamen kendisi telefon gibi çalışan modeller mevcut, benim daha çok önerdiklerim Sony Ericsson olanlar, SE bu işi uzun süredir yapıyor ve ortaya becerikli ürünler çıkartıyor, tabii yazıyı okuduktan sonra kararı yine kendiniz vereceksiniz :)

SE MBW-150 Executive Edition
En üste bunu aldım çünkü bunu kullanıyorum :) Detaylı bir incelemesini zaten yapmıştım, özete dahil etmek gerekirse; MBW-150 hemen her telefonla uyumlu Bluetooth mesaj/arama/bilgi gösterme, arama reddetme,  medya oynatıcı yönetme (durdur/çal/ses),  şarkı bilgileri, senkronlu dijital saat/tarih, titreşimli uyarı, suya dayanıklılık, hırsız alarmı gibi özelliklere sahip çok şık bir kol saati, yaklaşık 7+7 gün batarya süresine sahip ve Executive dışında iki farklı modeli daha mevcut. Üstelik ekranında istediğiniz her metni gösterebildiğiniz için telefon üzerinde geliştirdiğiniz uygulamalarla işlevler arttırılabiliyor, farklı MBW-150 bağlantı yazılımları farklı ve ekstra işlevler bulundurabiliyor. (Uygulama başlatma,API,Değiştirilebilir Ana Ekran,Batarya Gösterme). Fiyatı Amazon’da 210 TL.

Bu yazının tamamını oku »

1 Yılda Maemo/N900 Gelişmeleri (veya: OSS 101)

Bundan yaklaşık 1 yıl kadar önce N900 ve Maemo üzerine bir inceleme yazmıştım. Halen muhtelemen Nokia N900 üzerine bulabileceğiniz en detaylı incelemedir, ve oldukça da tuttu, amaç sadece dökümantasyon eksiğini gidermek iken Maemo üzerine yazdığım üç yazı, blogumun en çok yorumlanan üç yazısı oldu, yine ilk 10′da Maemo ile ilgili 5 yazı var. İncelemeyi bitirirken sonlara doğru Maemo’nun açık bir platform oluşunun bu cihazı daha çok daha geliştirebileceği ve açık kaynak mobil cihaz tasarımının faydalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. O gün incelemeyi yazarken insanları çok fazla heveslendirip yanlış bir alışverişe yol açmaktan kaçındığımı söyleyebilirim ama bugün için aslında ne kadar doğru konuşmuşum, keşke detaylıca anlatsaymışım diyorum. Bu yazımda Maemo bir yılda ne kadar ilerledi ve OSS (Açık Kaynak Yazılım) bu gelişime ne kadar katkıda bulundu, biraz bunlardan bahsedeceğim. İşin mutfağıyla ilgilenmeyenler için sıkıcı olabilir, uyarımı yapayım.

Bu yazının tamamını oku »